istanbul escort

istanbul escort

istanbul escort

kaçak iddaa kaçak bahis güvenilir bahis siteleri iddaa siteleri en iyi bahis siteleri illegal bahis en iyi canlı bahis siteleri casino siteleri canlı bahis siteleri ensobet üyelik bonus veren siteler

Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 ve 5

Konu: ABD'deki araştırmaya göre Atatürk, en büyük siyasi lider....

  1. #1
    Aktif Üye Array kurtulus_filo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10.Nisan.2008
    Bulunduğu yer
    SEMALAR
    Mesajlar
    799
    İtibar Gücü
    4253

    Standart ABD'deki araştırmaya göre Atatürk, en büyük siyasi lider....

    ABD'deki araştırmaya göre Atatürk, en büyük siyasi lider....

    Kentucky Üniversitesi'nden psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Arnold Ludwig tarafından kaleme alınan kitapta, Atatürk, gelmiş geçmiş tüm devlet adamları arasında yapılan "siyasi büyüklük sıralamasında" birinci oldu.

    The New York Times gazetesinin haberine göre, Ludwig'in "Çağın Kralı : Siyasi Liderliğin Doğası" adlı kitabında, son yüzyıla damgasını vurmuş 377 büyük devlet adamı incelendi.Ludwig'in, devlet adamlarının liderlik vasıflarını bilimsel bir objektiflikle ölçme amacıyla kaleme aldığı kitap için 18 yıl çalıştığı belirtildi.
    Prof. Ludwig, siyasi liderleri değerlendirirken, bir ülkeyi kurtarmak ya da yeniden bir araya getirmek, savaş kazanmak, toprak kazanmak, ekonomiyi düzeltmek, yeni bir ideoloji ortaya atmak, iktidarda kalma süresi ve moral açıdan örnek oluşturmak gibi özellikleri göz önünde tutarak puan verdiğini bildirdi.

    Bir liderin en fazla 37 puan alabileceğine dikkati çeken Ludwig, bu kriterlerin, liderlerin başarılarını değerlendirmede güvenilir ve tarafsız bir yöntem olduğunu belirtti. Yazar, puanların, liderlerin dünya çapındaki etkileri dikkate alınarak verildiğini, kişisel faziletlerinin hesaba katılmadığını kaydetti.

    Habere göre, sıralamada Atatürk 31 puanla birinci sırada yer alıyor. Franklin D. Roosevelt ve Mao 30 puanla ikinci, Stalin 29 puanla üçüncü, Mussolini 26 puanla dördüncü, Hitler 25 puanla beşinci, Yaser Arafat da 17 puanla altıncı sırada bulunuyor. Gazete, Bill Clinton, Dwight D. Eisenhower ve François Mitterrand'ın, Arafat'ın birkaç puan gerisinde kaldığını yazdı.

    New York, AA

    bu da kitabın yazarıyla yapılan röpartaj

    Dağın Kralı : Siyasi Önderliğin Doğası
    ARNOLD LUDWIG

    BRIAN LAMB: Bir psikiyatri profesörü olarak dünya liderleri hakkında yazma amacınız nedir?

    A. LUDWID: Aslında bu kitap birkaç yıl önce yaptığım 20. yüzyılın en yetenekli kişileri ile ilgili bir ön çalışmaya dayanıyor. “Price of Greatness” (Büyüklüğün Değeri) adı ile basılmıştı. 18 farklı alana değinmiştim, bilim, sanat, müzikal kompozisyonlar, dans vs. Politika da bunlardan biriydi.

    O çalışmamda çok fazla kişiyi incelememe rağmen, beni en çok şaşırtan alan politika olmuştu, çünkü çok fazla sayıda lider vardı. Projeyi tamamladıktan sonra, siyasi mükemmelliği (büyüklüğü) daha da merak eder hale geldim. Diğer bütün alanlarda ortaya konan somut bir iş var. Bilim adamı araştırma yapar, sonra araştırmalarını kitaplaştırır. Ressam resim yapar, atlet performans sergiler. İş adamı üretir, para kazanır vs. Peki politikacı ne yapar?

    Ne üretirler. Örneğin bazı insanlar “bu lider mükemmel der” ya da “dehşet”. Siyasi başarıyı nasıl ölçersiniz? Siyasi üstünlük nedir? Böylece çalışmama başladım. Ve yaptığım 20. yüzyılda dünyadaki her bir ülkedeki bütün dünya liderlerini incelemekti.

    LAMB: 1.941 lider...

    LUDWIG: Doğru ve 119 ülke...

    LAMB: 20.yüzyılın 1.941 lideri...

    ...

    LAMB: Kitabın kapağından bahseder misiniz? Neyi anlatıyor?

    LUDWIG: Siyasi liderler ile maymun türleri arasında bir ilişki olduğunu anlatıyor. Bu oldukça mizahi bir portre, Donald Groller Wilson tarafından yapılmış. Kitapta ulaştığım sonuçların büyük bir çoğunluğunu anlattığına inanıyorum.

    LAMB: Bir örnek verebilir misiniz?

    LUDWIG: Örnek vermeden önce bu sonuçlara nasıl ulaştığımı açıklamak isterim.Bu çalışmaya ilk başladığımda siyasi liderler ile maymun türleri –şempanze, babun, maymun vs.- arasında bir mukayese yapmak gibi bir fikrim yoktu. Çalışmam derinleştikçe cevaplayamadığım pek çok soru belirmeye başladı. Örneğin 20. yüzyılda neden bu kadar az kadın lider vardı?

    LAMB: Kaç lider bulunuyor?

    LUDWIG: 27 lider. 1941 liderin 27’si kadın. %1.4 ve bunların neredeyse yarıya yakını ya kocalarının karizmasından yararlanan politikacı eşleri ya da kızları. Diğerleri yani kendi çabalarıyla var olanlar % 75’lik bir kısım.

    20. yy kadınlarının lider olma şansları 100 kişide 1’den daha az.Bu beni çok düşündürdü.Nedeni ise çok zeki ve rekabetçi kadınlar bulunmakta ve sosyal ve kültürel sıkıntılara rağmen çok daha fazlası güçlü mevkilere gelebilmeliydi.

    Beni düşündüren bir diğer olay da şudur: Pek çok lideri inceledim.Bir liderin ülkesinin en güçlü mevkisinde bulunmasına rağmen zeki olmadığını görmek çok şaşırtıcı bir bulguydu. Çoğu okuma yazma bilmiyordu. Çoğu gerçekten çılgındı. Hatta zihinsel özürlüsü bile vardı.

    Siyasi liderlik dünyada en güçlü en mevki, bir başka deyişle bir devletin zirvesi. İnsan bu mevkiye nasıl ulaşıyorlar ve neden?

    Ulaştığım diğer bir bulgu da siyasi liderlerin kaçının bu mevkilere gelirken fiziksel başarı, kahramanlık göstermiş olduğuydu. Savaş, darbe, isyanların içinde yer almışlardı.Gösteri ve protestolardan hüküm giymişlerdi. Çoğu ülke bu gibi durumlarla baş etmek zorundaydı ancak tüm bunlar lider olabilme yolunda önemli adımlardı. Neden? Neden sanat,iş dünyası ya da belirli alanlardaki başarılar ve zeka yerine bunlar gerekliydi? Neden askeri başarı kazanmak önemliydi?

    ...

    LAMB: Bu araştırma ne kadar zamanınızı aldı?

    LUDWIG: Yaklaşık 18 yılımı aldı. Bulabildiğim her kaynağı inceledim. Biyografilerin her satırını okudum. 1.200’ün üstünde biyografi okudum.

    LAMB: Amacınız neydi? İnsanlar bu çalışmayı ne yapacak?

    LUDWIG: Bunun şimdiye kadar liderler üzerine yapılmış en kapsamlı çalışma olduğuna inanıyorum.Siyasi liderler hakkında diğer kitaplardan daha fazla bilgi içeriyor. Liderlerin davranış özelliklerini açıklamak için geliştirdiğim tezimin yanı sıra kaitabın son bölümü benim için önem taşıyor. Son bölümün adı “Warmonger & Peacemakers” (Savaş Kışkırtıcıları ve Barış Yanlıları). İnsanlar bunu okuyacak ve saldırıları, savaşı durdurmak için alternatif yolları inceleyecek. Bu gönülden umuyorum.

    Çalışma boyunca dikkatimi çeken bir nokta da 20. yüzyılda şiddet ve saldırıların çokluğuydu. Ölü sayıları hakkında insanlardan tahminlerde bulunmalarını istedim, gerçek rakama yaklaşamadılar bile. 20.yüzyılda lider ya da bu liderlerin sosyal politikaları yüzünden başlatılan savaşların sonucunda verilen kayıp 200 milyonun üzerindeydi. Bu şok edici,ürkütücü bir durum, çünkü geliştikçe yıkım gücü daha fazla silahlar geliştiriyoruz.

    ...

    LAMB: Siyasi üstünlük derecelendirmenize göre 20.yüzyılda karşılaştığınız liderler arasında zirvede Atatürk bulunuyor. O’nu Mao ve FDR. izliyor.

    Puanlamanıza göre Atatürk 31, Mao 30, FDR 30, Stalin 29, Lenin 28, Ho Chi Minh 27, De Gaulle 27, Deng Xioping 27, Tito 25, Suharto 25 puan almış. Böyle devam ediyor.

    LUDWIG: Doğru.

    LAMB: Peki neden Atatürk?

    LUDWIG: Önce siyasi üstünlük derecelendirilmesi konusunu açıklamama izin verin. Çalışmaya ilk başladığımda siyasi üstünlüğü değerlendirmek için ölçüler arıyordum. Siyaset bilimcilerini inceledim.Eserleri inceledim.Ancak kültürler arası siyasi üstünlüğü ölçebilmem için bir derecelendirme sistemi bulamadım.

    Sonra şu soru beni düşünmeye sevk etti: Siyasi üstünlük nedir? Neden herkesin büyük siyasi lider olarak gördüğü insanlara bakmıyorum? “Büyük siyasi bir lideri tanımla” denince akla hangi isimler geliyor? Aklıma gelenler Julius Caesar, Augustus Caesar, Alexander The Great (İskender), Bismarck…

    LAMB: Onlar ölümsüzler.

    LUDWIG: Ölümsüzler-siyasi ölümsüzler. Abraham Lincoln, George Washington ve bu çizgideki liderler.Sonuç tam 26 kişi. Çoğu insanın onların siyasi ölümsüzler olduğunu söyleyeceğini düşünüyorum. Ben de şunu sordum; Peki bu ölümsüzlerin ortak noktası neydi? Birkaç ortak özellik belirledim. Her biri bu özelliklere sahipti.

    Bu özelliklerin 11 tanesini siyasi üstünlük derecelendirmesini geliştirmek için kullandım ve geçerlilik ve güvenilirliklerini ölçtüm. Böylece 11 maddelik siyasi üstünlük derecelendirme sistemim oluştu.

    LAMB: Nedir bu maddeler?

    LUDWIG: Askeri zaferler, daha fazla toprak kazanma, sosyal yapılanma, toplumun doğasını değiştirme, ekonomik başarı,ahlak (ahlaki örnek olma örneğin George Washington, Abraham Lincoln gibi.)

    LAMB: Öyleyse bu çalışmanın kişilere olan hayranlığınız ya da yakınlığınızla bir ilgisi yok.

    LUDWIG: Hayır, bu çalışma siyasi başarılarla ilgili.

    LAMB: Bir bakalım.Amerikan başkanlarını okuyacağım. Böylece sizin derecelendirmeyi nasıl uyguladığınızı görelim. 31 en yüksek puan ve Atatürk’e ait. FDR de (30 puanla) Amerikan başkanları arasında liderliğini koruyor. Onu 23 puanla Truman ve Thedore Roosevelt, 22 ile Ronald Reagan, 20 ile William McKinley, 18 ile Dwight Einshower ve LBJ, 15 ile George Bush I, John F. Kennedy ve Bill Clinton, 14 ile Jimmy Carter ve Calvin Coolidge, 12 ile William Howard Taft, 11 ile Gerald Ford, 10 ile Herbert Hoover ve 9 ile Warren Harding izliyor. Bunlar 20. yüzyılın liderleri.

    ...

    LAMB: Bunu yanında sıralamanın en alt sırasında Steyn isimli biri yer alıyor. 1899 yılında kurulan The Orange Free State ile. 2 puan almış. Panama’dan Arias 3 puan, Avustralya’dan Joseph Cook (1941) 5, Liberya’dan Samuel Doe (1980) 5,Quisling 5, Somozalar (baba ve oğul), Juan Bosch, Kanada’dan Kim Campbell (1993) 6 puan almışlar.

    Bu onların başarı sahibi olamadıklarını mı gösteriyor?

    LUDWIG: Sadece başarı sahibi olamamaları değil, aynı zamanda bir çürüme anlamına da geliyor.Genellikle onların dönemleri utançla kapandı.

    LAMB: Atatürk’e dönelim. Neden Atatürk listenin zirvesinde yer alıyor?

    LUDWIG: Atatürk’ün neler yaptığına bakalım. Şunu belirtmek isterim ki bence O’nu diğer üstün liderler -daha önce bahsettiğim ölümsüz liderler- kapsamına alalım. Atatürk Türkiye’yi kurdu, yarattı. O dönemde varolan Osmanlı İmparatorluğu’na son verdi. O sadece ülkenin kurucusu,yaratıcısı değil, aynı zamanda Türkiye’de çok büyük sosyal değişime neden olmuş bir liderdir. Türkiye’yi demokrasi ile tanıştırdı - bir anlamda askeri bir demokrasi, ancak sonuçta demokrasi- Tarihte bir ilk; din ve devlet işlerini ayırdı. Müslüman bir ülke olmasına rağmen bir takım özgürlüklerin, hakların serbest olduğu birkaç ülkeden biri. Aslında ordu demokrasiyi tehdit edecek bir unsur olursa engellemekle yükümlü.

    Yani her bir evresinde Atatürk’ün inanılmaz bir etkisi var. Başarıları olağanüstü

  2. #2
    Forum kıdemlisi Array bravecan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.Eylül.2007
    Bulunduğu yer
    İstanbul..
    Yaş
    61
    Mesajlar
    17,543
    İtibar Gücü
    7837

    Standart

    Taksim Meydanı'nda, Atatürk'ün yanıbaşında duran "Süleyman İvanoviç" mi?
    Taksim Meydanı'nın tam ortasında, 1928’de açılan “Cuhmuriyet Anıtı” bulunur. Atatürk’ün hemen arkasında Sovyet generali oldukları söylenen iki figür vardır. Genel kanı, bu kişilerin Frunze ve Voroşilov olduklarıdır. Ama aslında öyle midir? Yoksa Atatürk’ün deyişiyle “Süleyman İvanoviç” midir anıttaki figür? “Rus Basınında Kurtuluş Savaşı ve Atatürk -Devrim Yılları” adlı eseriyle Cumhuriyet Gazetesi 2009 Yunus Nadi Sosya Bilimler Araştırma Ödülü’nü kazanan Rasim Dirsehan Örs, konuyu arşivlerde Kompas-Pusula dergisi için araştırdı ve kaleme aldı:

    Televizyon ekranlarından İstanbul Taksim Meydanındaki yılbaşı şenliklerini, futbol taraftarlarının kutlamalarını ya da protesto mitingleri sırasında polislerle kovalamaca oynayan göstericileri izlemişsinizdir. Peki, bütün bu olan bitenlere tanık olan meydanın ortasındaki anıtta bir Rus’un da olduğu, hiç aklınızın ucundan geçmiş miydi? Dahası, bu Rus’un, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk’ün, bir zamanlar kendisini “Süleyman ” diye çağırabileceği kadar dostluğunu kazanmış olduğu?..

    Kendi adıma, o anıtın önünden binlerce kez geçmiş bir Türk olarak, milyonlarca vatandaşım gibi, bunu bilmediğini itiraf edeyim. Her anıt gibi, en önemli yanının, çevresinin buluşma yeri olarak kullanılması(!) olduğu gerçeği yanında, bu anıtın kendi hikayesini de bilmiyordum. Ama hiç aklımın ucundan geçmeyen, tamamen bir rastlantıyla, bu konu üzerinde, taa Moskovalarda bir Rus kanalında izlediğim beş-on saniyelik bir görüntünün, beni hayretler içinde bırakıp, hayatımın akışını değiştireceğiydi.

    O günden bu yana beş altı yıl geçti. Kendimi kaptırıp da epey bir zamanımı harcadığım araştırmalarım sırasında, pek çok şey öğrendim, bunları elimden geldiğince, ulaşabildiğim çevrelere aktarmaya çalıştım ama ne derece etkili oldu, bilemiyorum. Ama dört beş yıl evvel ortaya çıkan bir şahsın “ Anıttaki heykellerden birinin bizzat kendisi olduğunu söylemesi, “Atatürk’ün şoförü” olduğu için oraya konulduğunu belirterek tüm dikkatleri çekmesinden sonra, akıl hastası olduğunun anlaşılması; birkaç ay önce de uzun zamandır İstanbul’da yaşayan bir Rus dostun, “söz konusu anıtta Lenin’in heykelinin de olduğunu duyduğunu, ama bir fırsat bulup da tam inceleyemediğini” söylemesi üzerine, son yıllarda eklenen farklı farklı anlatımlarla bir “şehir efsanesi” olmaya yüz tutan bu anıtın gerçek öyküsünü, kervana başka isimler de katılmadan, ulaşabildiğim veriler ve bilgiler ışığında, hiç olmazsa ilgilenenlerle paylaşmanın iyi olacağını düşündüm.

    Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye, Kurtuluş Savaşını kazanır. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulur. Ülke peş peşe gerçekleştirilen sosyal ve kültürel devrimlerle tamamen yeni bir kişiliğe ve görünüme bürünmektedir. Görsel olanakların olmadığı o dönemde, bu mücadeleyi yapan ve Cumhuriyeti kuran kadroyu halka tanıtmak, bu kutsal savaşın anısını yaşatmak; çağdaş, modern Türkiye’ye geçişi, kalıcı bir şekilde simgelemek istenmektedir.

    1925 yılından itibaren gündeme gelen bu çalışmalarda, başlarda Atatürk’ün çok büyük bir heykelinin denizin ortasındaki Kız Kulesine dikilmesi önerilmiştir, bunun Amerika’daki Özgürlük Anıtı gibi bir devasa heykel, Akdeniz ve Karadenizden gelecek vapurların birleşeceği yerde, denizden ve karadan her taraftan göze çarpacağı savunulmuş; fakat daha sonra Taksim Meydanı uygun görülmüştür. Bu kararın bir sebebi, İstanbul’u işgal etmiş güçlerin komutanlık merkezinin, o yıllarda bu bölgede oluşudur. İşgalcilerin bayraklarına saygı duruşunda bulunması istenen Türkler, buna uymadıklarında, yapılan zulüm ve işkenceler halkın belleğinde yer etmiştir. Bu silinmek istenmektedir. Bir başka nedense, böylece modern bir alan oluşturularak, yeni bir şehircilik anlayışının da başlatmaktır. Ayrıca, İslam öncesi putlara tapınılan dönemleri anımsattığı bahanesiyle, Türkiye’de gelişmesi engellenen heykelcilik vb gibi güzel sanatlar dallarında bir atılım yapmak, gelişmeye önayak olmak hedeflenmektedir.

    1926 yılında, bir komisyon oluşturulur. Bu komisyon tarafından yer belirlendikten sonra, anıtın yapımı için halk arasında bir bağış kampanyası başlatılır ve basılmış hatıra biletlerine karşılık, hem vatandaş hem kurumlar bütçeleri elverdiğince katkıda bulunurlar. (O zamanlar çok zayıf olan devlet bütçesinin karşılayamayacağı 165 bin TL ya mal olan bu anıtın yapımında masrafların yaklaşık % 75 i, halkın ve çeşitli kuruluşların sağladığı bu bağışlardan sağlanmıştır. )

    Daha sonra, sıra bu anıtı yapacak sanatçının belirlenmesine gelir ve o dönemin en önemli heykeltıraşı sayılan Roma Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü Piyetro Canonica (Kanonika) da (1869- 1959) karar kılınır. Kanonika, St. Petersburg’daki Çar İkinci Aleksandr’ın atlı heykelini de yapmış, dünyanın pek çok yerinde, ülkelerin simgesi haline gelmiş yapıtlara imza atmış bir sanatçıdır. Kanonika’nın seçilmesi, İtalya’da da memnuniyet uyandırır. Başbakan Mussolini, dostu olan Canonica’yı Türkiye’ye uğurlarken, “Git, iyi çalış ve bize şeref kazandır” demiştir.

    Canonica, 21 Ekim 1926 yılında İstanbul’a gelir. Ön görüşmelerde bulunur. Daha sonra, Atatürk’le tanışır. İlham kaynağı olacağı düşüncesiyle, İzmir, Kayseri, Sivas, Samsun ve Tokat’ı kapsayan bir Anadolu seyahatine çıkar ve Türk Kurtuluş Savaşının ruhunu anlamak için araştırmalarını yoğunlaştırır.

    Sonuçta, yalnız Atatürk’ün heykelinin değil, tüm milletin Kurtuluş Savaşının bu anıtta canlandırılmasının, halkın bu anıtı sahiplenmesine ve heykeltıraşlık ve mimarlık alanlarında gelişmeye katkı sağlayacağı düşüncesiyle, anıt bugünkü şekliyle yapılır.

    Dört cepheli, bu anıtta, eski dönemleri geride bırakarak, yeniliğe açılan bir kapının eşiğinden geçmiş Türkiye canlandırılmaktadır. Üzerinde 25 adet heykel bulunmaktadır. 8 Ağustos 1928’de açılmıştır.

    Birinci cephede, memleketin düşmanlardan kurtarılması ve Milli Mücadele sırasında Gazi Paşa, milletinin ve askerini arasında gösterilmekte ve o zaman dilimini simgeleyen birkaç olay bulunmaktadır.

    İkinci cephede, Zafere ulaşıldıktan sonra, Cumhuriyetin ilanından sonraki görünüm tasvir edilmektedir. Burada, önde cumhurbaşkanı sivil giyimli Atatürk , arkada da Milli Mücadelede kendisine en çok yardımı dokunmuş kimseler vardır.

    Yandaki üçüncü ve dördüncü cephelerde, ellerinde bayraklarla zaferi ilan eden askerler ve eski hayatı temsil eden peçeli bir kadın yüzü ile yeni hayatı temsil eden gülümseyen bir kadın çehresi yer alır.

    Türk sanatçılar dururken bir yabancının tercih edildiği, maliyetinin olması gerekenden yüksek çıktığı, anıtın Taksim meydanının ölçülerine göre çok küçük kaldığı, yapımında kullanılan taşlardaki seçimin yanlışlığı, heykellerin Türklere benzememesi gibi pek çok konuda eleştirinin yapıldığı o yıllarda, Türk basınında, anıtta Rusların yer aldığı konusu, hiçbir şekilde gündeme getirilmemiştir.

    Anıtın yaratıcısı Canonica, 7 Temmuz 1928 de bir Türk gazetesine verdiği demeçte “ Anıtta, şahıs olarak Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa’nın heykellerinin olduğunu, geri kalan heykellerin temsilî olduğunu, bu sonuncularla beraber toplam 32 heykel olduğunu” söylemiştir.

    Moskova’da gazete arşivlerindeki araştırmalarımda bulduğum söz konusu anıtın açılışı ile ilgili haberde ise şu kısa açıklama yer almakta:

    “ Türkiye’nin yaratıcıları ve mücadele arkadaşlarının anısına yaptırılan anıt, kısa bir süre önce İstanbul’da, olağanüstü bir kalabalığın katılımıyla ve büyük bir coşkuyla açıldı. Kemal Paşa’ya duyulan sevgi Türkiye’nin her yerinde gittikçe daha fazla büyüyor.”

    Görüldüğü gibi, burada, anıtta Ruslara yer verildiğinden, Kızıl Ordu komutanları Frunze ile Voroşilov’dan ya da büyükelçi Aralov’dan hiçbir şekilde söz edilmiyor. O yıllarda çok güçlü olan ve rejiminin tüm dünyaya yayılabilmesi için mücadele verip, her türlü fırsatı değerlendiren Sovyet propagandasının, çok önemli bir araç olmasına karşın, hiçbir şekilde bu konudan söz etmemiş olması dikkat çekicidir.

    Bunun yanında, geçtiğimiz aylarda Rusya Federasyonu’nunca , “Türkiye ile SSCB arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 90. yılı dolayısıyla” hazırlatılan broşürde, metnin arkasında görsel olarak Taksim Cumhuriyet Anıtının çok büyük ve hakim bir şekilde yer almasına karşın içerikte bu konudan söz edilmemiş olması, bizleri elde “kanıt sayılabilecek bir belge olmadığı” konusunda daha ikna edici olmaktadır.

    1990lı yılların sonlarından itibaren, Türkiye’de, “bu anıtta, Kızıl Ordu komutanlarından Frunze ve Voroşilov’un yer aldığı iddiasını ilk dile getirenler, bunu herhangi bir kanıtla destekleyememektedir. Zaten, bu isimlerin var olmasının, olayların tarihsel sıralamasıyla da uyuşmamaktadır ve tutarlı bir mantığı yoktur. Zira, 1925 yılında ölen Frunze’nin bu konuda zaten bir şey söylemesi sözkonusu değildir, anılarında da bu tür bir konuya rastlanmamıştır. Voroşilov’un ise, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Türkiye’de pek adı geçmemektedir. Türkiye’ye ilk olarak 1933 yılında Cumhuriyetin Onuncu Yıl kutlamalarında gelmiştir. Dostluğun dorukta olduğu bu dönemde, her yerde coşkuyla karşılanmış olmasına karşın, bu anıtı ziyarete bile gitmemesi ve bu konuda ne kendisinin ne de bir Türk yetkilinin bir şey söylememesi de, kendisinin bu anıtta yer almadığına kuvvetli bir kanıttır. Ayrıca, anıtta, bu isimlerin, fiziksel görüntülerine, Rusya’daki heykellerine benzer hiçbir heykel de yoktur.

    Ancak 1921-1922 yıllarında, Lenin’in özel görevli elçisi olarak, Ankara’da görev yapmış olan Aralov için durum farklıdır. Kurtuluş Savaşının en kritik zamanlarında cephelerde, Atatürk’le birlikte gezip incelemelerde bulunmuş olan Aralov’un, onun dostluğunu kazanmış olduğu, 1960 lı yıllarda yayınlanmış,Türkçeye de çevrilmiş olan “Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları-1922-1923” kitabında ayrıntıları ile görülebilmektedir. Heykeltraş Kanonika’nın anıta koyduğunu söylediği “temsîlî heykellerin” içinde “Atatürk’e Milli Mücadele sırasında destek verenler arasında olması için geçerli çok önemli dayanaklar vardır. Bunun yanı sıra kendisinin Ankara’da bulunduğu yıllarda Atatürk’le çektirmiş olduğu kasketli fotoğraflarındaki görüntüsü, anıtta hemen İsmet Paşa’nın arkasında bulunan kasketli heykelle çok benzemektedir.

    Kendisinin bu anıtta yer alıp almadığı konusunda neden bir şey söylemediği konusunda, onun yaradılış olarak böyle şeyleri gündeme getirecek bir kişi olmadığı söylenmekle beraber, asıl etkenin, Lenin’in ölümünden sonra Stalin’in yönetimi ele almasıyla çok farklı bir sürece girilmiş olması gibi görünmektedir. 1927-28 den başlayarak Stalin’in öldüğü 1953 yılına kadar yapılan tasfiyelerde, Devrimi takip eden yıllarda yan yana çok önemli roller oynamış birçok Sovyet devlet yöneticisinin hapse atılmış, sürülmüş, öldürülmüş olması; ve bütün bunlar hakkında ancak 1956 yılında konuşulmaya başlanabilmesi, Aralov’un sessizliğinin çok haklı bir gerekçesi olabilir. Ayrıca , kendisinden sonraki Türkiye büyükelçilerinden Atatürk’le de ilişkileri çok iyi olan Karahan’ın Türkiye’den acil emriyle çağırılıp, tren istasyonunda iner inmez tutuklanması ve kısa bir süre sonra kurşuna dizilmiş olması, ve daha sonra düşmanlığa dönüşen ilişkiler, bu anıtta yer almanın pek öyle gurur duyularak konuşulamayacağı bir ortamın varlığını işaret etmektedir.

    Türk tarafında da Sovyet işgali tehdidinin hissedildiği, Soğuk Savaşın başladığı ve Türkiye’nin NATO ya girmesiyle, Rus- Türk ilişkilerinin en kötü günlerini yaşadığı ve aradaki her türlü iletişimin koptuğu bu dönemde, bu konunun gündeme getirilmesinin pek yeri ve zamanı da olmadığı açıktır. Nitekim, Aralov’un kitabını yazmış ve bu konulara değinmiş olduğu yılın, Türkiye’de, 1960 yılında 27 Mayısta, ordunun Menderes hükümetini devirip, iktidarı ele aldığı ve “Sovyetler Birliği ile ilişkilerin Atatürk- Lenin döneminde olduğu gibi dostlukla sürmesini hedeflediğini” açıkladığı dönemde olması da, anlamlıdır.

    Hruşçev’in, takip eden günlerde yaptığı konuşmasında, bu konuya değinip, “Türkiye ile ilişkilerin gene o dönemdeki gibi olmasını, kendisinin de istediğini” söylemesinden yola çıkarak, Türkiye’deki yıllarından söz eden Aralov, o ilişkileri kendisinin nasıl geliştirdiğini anlatmaktadır.

    Atatürk’le olan yakın dostluğunu aktarırken, Mustafa Kemal’in kendisine , kalabalık, resmi ortamlarda “sayın” ya da “efendi” diye hitap ettiğini söyleyen Aralov, az kişinin olduğu dostça görüşmelerde, ise kendisine “ Semyon İvanoviç” yerine, şaka yollu, onun Türkçe daha akılda kalan bir biçimiyle “Süleyman ivanoviç” diye seslendiğini söylemekte; onun kendisine armağan etmiş olduğu,imzasını taşıyan portresini ve doğu desenli kilimi hâlâ saklamakta olduğunu, vurgulamaktadır.

    Bütün bu bilgilerin ışığında, ulusal bağımsızlığını yeni kazanmış Türkiye’nin, en duyarlı olduğu bağımsızlık konusunda, o yıllardaki en yakın müttefiki olduğu halde, Sovyet Rusya’nın himayesindeymiş gibi bir izlenimi tarihin kayıtlarına geçirtmemek niyetiyle, böyle bir formül bulduğunu ; İsimlerin kayıtlara geçmediği ,“temsili” görüntülerin olduğu bir ortamda,dostluk ve minnet anısı olarak, Aralov’un görüntüsünün anıta konduğunu söyleyebiliriz.

    Yalnızca, heykeltıraş Canonica’dan kalan belgelerden netleştirilebilecek bu konu, ölümünden sonraki yıllarda yapılan araştırmalarda bir sonuç vermemiştir. Kendisi çok aktif bir faşist ve Mussolini’nin yakın arkadaşı olan Kanonika’nın da, sonraki yıllarda her üç devlet arasındaki gerginleşen ve 2. Dünya Savaşının ve ardından Soğuk Savaş yıllarında kopma noktasına gelen ilişkiler dolayısıyla bu konuyu açıklamaya çok istekli olmayacağı da anlaşılabilir bir şeydir. Bu konunun açıklığa kavuşmasıyla ilgili umut, ileride ortaya çıkabilecek kendisinin ya da Türkiye’den kendisiyle ilişki kurmuş çevrelerin yararlanmış olduğu belgelerle mümkün olabilecektir.

    Taksim Anıtı konusunda çok somut bir şekilde göze çarpan bu belirsizlik ve gri alan, aslında, Türk-Rus ilişkilerinin son yüzyıldaki bir temsili gibi demek de pek yanlış olmaz. Böyle, biribirlerinin temsilcisine ulusal bir anıtta yer verecek kadar yakın işbirliği döneminden sonra, nasıl olup da bunun ağza bile alınması tehlikeli hale gelmiş ve yasak olmuştur; bu da incelemeye değer bir konu.

    Ancak, şu da bir gerçek ki, bu anıtta hiç Rus olmadığını varsaysak bile, sırf bu iddia dahi, bunun olabileceğinin, doğal, çok sağlam bir zemini olduğunu belleklere getirmeye yardımcı olmuştur. Bizzat bu satırların yazarının, bu konuya eğildiği andan beri, Türk-Rus ilişkilerine bakışının nasıl değiştiği , buna iyi bir kanıttır.

    Bu kadar iyi ilişkilerin nasıl olup da tekrar düşmanlığa nasıl dönüştüğünü merak edip de hazırlamış olduğum yeni kitabım,” Rus Basınında Türkiye ve NATO- Soğuk Savaş Yılları” ise, ilgi duyanlar için yakınlarda piyasaya çıktı. Paylaşmakta yarar gördüm.
    http://www.turkrus.com/kose-yazilari...novicq-mi.html
    '' İnsanlar konusunda daha az, fikirler konusunda daha çok meraklı olun. ''
    Marie Curie

    '' Cahillerle tartışmaya girmeyin, Ben hiç yenemedim.''
    Gazali

  3. #3
    Forum kıdemlisi Array bravecan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.Eylül.2007
    Bulunduğu yer
    İstanbul..
    Yaş
    61
    Mesajlar
    17,543
    İtibar Gücü
    7837

    Standart

    SAKARYA- Adapazarı Kent Meydanı’nda arkadaşlarıyla oynayan 10 yaşlarındaki çocuğun, Atatürk Anıtı’na tırmanıp Atatürk’ü yanağından öpmesi MOBESE kamerasına yansıdı.

    23 Nisan Ulusal Eğemenlik ve Çocuk Bayramı öncesi Adapazarı’nda Emniyet Müdürlüğü MOBESE kamerası tarafından kaydedilen görüntülerde iki çocuk Kent Meydanı’ndaki Atatürk Anıtı’na geliyor. Çocuklardan biri Atatürk Anıtına çıkmak isteyince MOBESE kamerası da o andan itibaren küçük çocuğa yakın çekime giriyor. Yaklaşık 2 dakikalık kayıtlarda Atatürk Anıtı’na tırmanan küçük çocuk Atatürk heykelinin omzuna oturup sıkı sıkıya sarılarak yanağına öpücük konduruyor. Bir yandan arkadaşlarıyla da konuşan çocuk, daha sonra aşağıya iniyor.
    Atatürk Anıtı önüne gelen öğrencilerin hatıra fotoğrafı çektirmeleri de MOBESE görüntülerinde yer alıyor.(dha)
    http://www.radikal.com.tr/Radikal.as...&CategoryID=77
    '' İnsanlar konusunda daha az, fikirler konusunda daha çok meraklı olun. ''
    Marie Curie

    '' Cahillerle tartışmaya girmeyin, Ben hiç yenemedim.''
    Gazali

  4. #4
    Forum kıdemlisi Array bravecan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.Eylül.2007
    Bulunduğu yer
    İstanbul..
    Yaş
    61
    Mesajlar
    17,543
    İtibar Gücü
    7837

    Standart


    İZLEMENİZİ TAVSİYE EDERİZ..
    '' İnsanlar konusunda daha az, fikirler konusunda daha çok meraklı olun. ''
    Marie Curie

    '' Cahillerle tartışmaya girmeyin, Ben hiç yenemedim.''
    Gazali

  5. #5
    Forum kıdemlisi Array bravecan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    24.Eylül.2007
    Bulunduğu yer
    İstanbul..
    Yaş
    61
    Mesajlar
    17,543
    İtibar Gücü
    7837

    Standart

    Atatürk’ün en net ses kaydı Amerikan arşivinden çıktı!


    Atatürk’ün en net ses kaydı Amerikan arşivinden çıktı! Şimdiye kadar duyulan en net ses kaydı Amerikan Ulusal Arşivleri’nde bulundu. 1958 yılında ABD tarafından hazırlanan ‘Muhteşem Türk’ isimli belgeselde yer alan kayıtta Atatürk’ün sesinin Nutuk konuşmasındakinden çok daha tok olduğu duyuluyor.

    Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözleriyle biten Nutuk konuşması dışında bilinen tek ses kaydı önceki sene Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema ve Televizyon Merkezi tarafından yayınlanmış ve Atatürk ’ün sesinin bilinenden çok daha ‘tok ve gür’ olduğu anlaşılmıştı. Şimdi ise Atatürk’ün bilinen kayıtlardan çok daha net ve berrak sesi Amerikan arşivlerinden çıktı. Türkiye’nin Kore Savaşı’nda Amerikan ordusunun yanında yer alarak NATO üyesi olmasının ardından Amerikan halkına ‘bu yeni müttefik ülkenin’ tanıtılması için çekilen ‘Muhteşem Türk’ (The Incredible Turk) isimli belgeselde Atatürk ve yarattığı modern Türkiye, en çarpıcı yönleriyle anlatılıyor. 1958 yılında çekilen ve Amerikan Ulusal Arşivleri’nin internet sitesinde yayınlanan belgesel, DVD formatında ve çok kaliteli Atatürk görüntüleri içeriyor. Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi ve Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) gizli arşivlerinden faydalanılarak hazırlandığı belirtilen belgeselin en çarpıcı bölümü ise Atatürk’ün kendisini ziyarete gelen Amerikan elçisi ile yaptığı görüşmenin ardından cumhurbaşkanlığı köşkünün bahçesinde düzenlenen basın toplantısı...
    haber ve video görüntüleri için :http://haber.gazetevatan.com/ataturk...29335/1/Gundem
    '' İnsanlar konusunda daha az, fikirler konusunda daha çok meraklı olun. ''
    Marie Curie

    '' Cahillerle tartışmaya girmeyin, Ben hiç yenemedim.''
    Gazali

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 misafir)

Paylaş

Paylaş

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
izmir escort izmir escort bayan

sohbet hattı sex hattı telefonda sex erotik sohbet sohbet hattı gaziantep escort